30 Aralık 2008 Salı

Archiportal - 1Gün1Foto#11

Yıldız Saat Kulesi / Foto: Tolga Akbulut (06.02.2006)

Yıldız'daki Hamidiye Camisi bahçesinde bulunması nedeniyle de Hamidiye Saat Kulesi adıyla da anılan Yıldız Saat Kulesi, 1889-1890 yılları arasında yaptırıldı. Gelişmiş uzun boylu ağaçlar arasında göz zevkini okşayan bir mimariye sahip olan kule, üç kattan oluşuyor. Yukarı çıkıldıkça küçülen katları arasında barometre ve termometre bulunan sekizgen planlı kulede, saat odası üçüncü katta yer alıyor.


Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

29 Aralık 2008 Pazartesi

Archiportal 1Gün-1Foto#10

Yıldırım Hamamı (Mudurnu) / Foto: Tolga Akbulut (05.2004)

Bolu - Mudurnu Büyük Cami Mahallesi’nde olan bu hamam, Yıldırım Camisi’nin karşısındadır. Erkekler bölümünün giriş kapısı üzerindeki kitabeden Yıldırım Beyazıt tarafından Ömer Bin İbrahim’e 1382 yılında yaptırıldığı anlaşılmaktadır.


Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

28 Aralık 2008 Pazar

Sarıkamış Şehitlerimiz İçin Buzdan Heykeller

Sarıkamış Harekatı'nın 94. yılı nedeniyle "Türkiye Şehitlerine Yürüyor" anma programı kapsamında, Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde görevli 4 öğretim üyesi ile 15 öğrenci tarafından Sarıkamış Harekatı'nda donarak ölen 90.000 Mehmetçiğimizi temsilen kardan heykelleri yapıldı. Heykellerin yapımı için yaklaşık 100 metreküp kar kullanıldı. Yapımı 2 gün süren heykellerin eriyene kadar kayak merkezinde sergileneceği bildirildi.

Ayrıca Kars Valiliği ve www.360tr.com Multimedya Grubu'nun hazırladığı proje ile de harekâtın yaşandığı cephe ve şehitlik, 3 boyutlu panoramik fotoğraf teknolojisi ile internet ortamına taşındı.

Kar/altı Hayatlar - Sarıkamış adı verilen proje kapsamında hazırlanan fotoğraflara tıklayarak ulaşabilirsiniz. (http://www.360tr.com/sarikamis/)

22 Aralık 1914 tarihinde Sarıkamış'ta Şehit Olan 90.000 Mehmetçiğimizi Saygıyla Anıyoruz.


Sarıkamış gazilerinden Balıkesirli Mehmet oğlu Ahmet Ağa anlatıyor:

24 Aralık'ta Sarıkamış'a doğru yürüyüşe geçen askerlerimiz, gece dağa tımanmaya başladılar. Şiddetli soğuk, korkunç tipi altında gecenin karanlığında birbirlerine tutuna tutuna, karlara bata çıka yol almaya çalıştılar. İliklerine kadar titreten tipinin şiddeti karşısında üzerlerindeki soğuk yüzü görmemiş yazlık kıyafetleriyle yürüdüler. Yol yokuş bitmek bilmiyor, kara saplanmış ayaklara geçit vermiyordu... Yol bitmeli, kar aşılmalıydı; nasılsa her gecenin bir sabahı vardı. İşte bu gece yürüyüşü sırasında önce gözler donmuş, kör olduğunun kimse farkına varamamış, sabahın ilk ışıklarını görememiş, hala gece karanlığı devam ediyor zannetmişlerdi. Yüreklerinin aydınlığında yürümeye çalışmışlar. Yollarını aradılar, kara saplandılar ve geride kalmaya başladılar. Geride kalanlar yavaş yavaş donuyordu. Kapkara gecenin sabahını göremediler. Sağ kalan bir kaç asker için bir daha sabah olmadı. Sarıkamış'a yaklaştılarında kar erimemiş ama onları eritmişti. Soğuğa bir de açlık eklendi. Erzak getiren birliklerin askerleri de donarak öldüğünde; açlık sağ kalanları da perişan etti. İnanılmaz ama gerçekti; kalanlar ölene dek çarpıştılar... Çarpıştılar... Çarpıştılar... Yüreklerimize Gömüldüler...

Dediler ki;


"Vatanımız sabah aydınlığını görsün.
Bütün geceler bizim olsun."

Archiportal 1Gün1Foto#9

Kız Kulesi / Foto: Tolga Akbulut (11.07.2005)

Kız Kulesi, hakkında çeşitli rivayetler anlatılan, efsanelere konu olan, İstanbul Boğazı'nın Marmara Denizi'ne yakın kısmında, Salacak açıklarında yer alan küçük adacık üzerinde inşa edilmiş yapı.

2000 yılında restore edilmiş ve günümüzde kullanımı ile ilgili önemli tartışmalar olsa da etkin olarak kullanılmaktadır.


Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

27 Aralık 2008 Cumartesi

Archiportal - 1Gün1Foto#8

Bolu Mudurnu İlçesi / Foto: Tolga Akbulut (05.2004)

Bolu İl merkezine 52 km uzaklıktaki Mudurnu İlçesi eski Türk evleri bakımından önemli bir özelliğe sahiptir.

Yeşilin hakim olduğu İlçede bulunan 165 adet ev ve 8 Cami, çeşme ve hamam olmak üzere toplam 173 adet mimari değeri yüksek yapı nedeniyle "Kentsel Sit Alanı" ilan edilmiştir.

Türk sivil mimarisinin en güzel örneklerinden biri ise Armutçular Konağı ve Keyvanlar Konağıdır.


Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

26 Aralık 2008 Cuma

Archiportal - 1Gün1Foto#7

Braga Belediye Stadyumu (Eduardo Souto De Moura) / Foto: Tolga Akbulut (26.05.2007)

Portekiz'in UEFA 2004 Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği etme hakkını aldıktan sonra, ülkenin çeşitli yerlerinde yapılan 10 farklı stadyumdan biri.

Edouardo Souto De Moura tarafından tasarlanan Braga Belediye Stadyumu, Roma Amfitiyatrosu biçimini andırmakta olup Castro dağı eteklerinde yer almaktadır.


Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

25 Aralık 2008 Perşembe

Archiportal - 1Gün1Foto#6

Ofis - Göksu (Nevzat Sayın Mimarlık Hizmetleri) / Foto: Tolga Akbulut (17.11.2006)

Nevzat Sayın Mimarlık Hizmetleri tarafından Göksu üzerinde 2006 yılında İsak Antika için yapılan ofis binası.


Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

Kendilerine "Çılgın İhtiyarlar" diyen gençler eylemde

TEMA Vakfı Onursal Başkanı Hayrettin Karaca ile Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın tarım arazilerini özelleştirme kararını protesto ettiler.

Milliyet Gazetesi'nin haberine göre Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü'ne (TİGEM) ait tarım arazilerinin satılmak istendiği fakat TİGEM bünyesinde işletilen tarım arazilerinde verimli tohum yetiştirmek için çalışmalar yapıldığı ve bu arazilerde ceylan gibi nadide hayvan türleri de beslenerek Türkiye'nin tarımsal ve hayvansal zenginliğinin korunduğu belirtiliyor.



24 Aralık 2008 Çarşamba

Archiportal - 1Gün1Foto#5

Casa Da Musica / Foto: Tolga Akbulut (28.05.2007)

"Casa Da Musica", Portekiz’deki Porto kentinin tarihi merkezinde yer alan ve OMA (Rem Koolhaas) tarafından tasarlanan konser salonu.

Yapının farklı mekanlarında Porto'nun mimari ve kültürel karakteristiklerine göndermeler göze çarpmaktadır.

RIBA (Royal Instute of Britsh Architects) tarafından verilen Avrupa Ödülü’nü almıştır.


Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

UEFA Kupa Finali İstanbul'da (Dikkat Bu Bir Maç Yazısı Değildir)

UEFA Kupası Kupa Finalı 20 Mayıs 2009 tarihinde Şükrü Saraçoğlu Stadyumunda oynanacak. Kurum duyuru afişlerini ve biletlerini tasarlayıp, kamuoyuna sundu.

UEFA Marka Müdürü Dan O'Toole'ün bilet tasarımı ile ilgili görüşleri Milliyet Pazar ekinde yayınlandı. Aşağıda bu röportajın bilet tasarımı ile ilgili küçük bir bölümü yer alıyor.

Biletin tasarımı için İstanbul’da birkaç gün kaldınız. Size en çok ne ilham verdi?
İstanbul Boğazı beni çok etkiledi. Bu şehirde yaşayanların Boğaz’la gurur duyduğunu gözledim. Futbolla ilgisini kurmak için de Boğaz’ı Şükrü Saracoğlu Stadı’yla kombine ettim. Aynı zamanda Bizans ve Osmanlı motiflerinden de etkilendim ve bilette bu motiflere de yer verdim. Bütün bunlardan oluşan bir mozaik yaratmak istedik. Şehrin tarihi mirasını modern ve çağdaş bir şekilde aktarmak istedik. Şehrin tarihi mirasıyla modern yüzünü, geleneksel mozaik tekniğini modern bir şekilde uygulayarak bir araya getirdik. Genellikle İstanbul tanıtımlarında gördüğümüz o klişe görüntülerden kaçındık. Şehrin çok güzel bir silüeti, harika binaları, gökdelenleri var ama biz farklı bir iş yapmak istedik.

Bilet çok renkli. Değişik figürler de var. Bunlar neyi anlatıyor?
Bunlar futbolu simgeliyor. Bu organizasyonun futbolla ilgili olduğunu anlatmak için bu figürleri kullandık. Aynı zamanda Türk kültürünü simgeleyen figürler de var. Kültürle futbolun birleştiğini göstermeye çalıştık.

Bilet tasarımı, genel tasarım ilkeleri açısından değerlendirildiğinde oldukça başarılı.

Bununla birlikte Dan O'toole'ün röportajda tasarım kararları ile ilgili öne sürdüğü bazı kabullerin havada kaldığını düşünüyorum.

Öncelikle şehrin tarihi mirasının modern bir şekilde nasıl sembolize edildiğini pek anlayamadım. Şehrin modern yüzü nasıl simgelenmiş? Türk Kültürünü simgeleyen figürler afişin neresinde? Kültürle futbol grafik olarak nasıl birleştirilmiş? aklıma takılan sorular oldu.

Tabii bütün bu sorular yoruma açık sorular. Soyut bir biçimi gösterip işte böyle diyebilirsiniz.

Bununla birlikte yoruma açık olmayan ve bence oldukça açık bir hata afişin tam ortasında duruyor. İstanbul isminin hatalı yazılması.

Bildiğiniz gibi özel isimler, ait olduğu dilde nasıl yazılıyorsa diğer dillerde de o şekilde yazılmalı. Örneğin afişte "Şükrü Saracoğlu" yerine "Sukru Saracoglu" yazılmamış, Türkçe'de nasıl yazılıyorsa o şekilde afişe yansıtılmış.

İstanbul ismi ise, dikkat ederseniz "Istanbul" şeklinde afişte yer almış. Oysa ki Türkçe bir kelime olduğundan "İstanbul" olarak afişte yer almalıydı.

UEFA bu konuda uyarılmalı ve yapmış olduğu hatayı en kısa zamanda düzeltmelidir.

23 Aralık 2008 Salı

Archiportal 1Gün1Foto#4

Moda İskelesi / Foto: Tolga Akbulut (19.03.2007)

1916-1917 yılları arasında Mimar Vedat Tek tarafından yapılan, orijinal özelliklerini yitirerek de olsa günümüze kadar ulaşabilmiş, mimarisi ve süslemeleri dışında özellikle Moda'nın kültürel dokusunun bir parçası olan yapı.

Son günlerde cuma protestoları ile özellikle iskelede içki satışının yasaklanmasının protesto edilmesi ile gündemde sıklıkla yer almaktadır.


Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

22 Aralık 2008 Pazartesi

Archiportal - 1Gün1Foto#3

Unité d'Habitation-Marseille / Foto: Dilek Ekşi Akbulut (17.05.2006)

Le Corbusier tarafından tasarlanan "Unité d'Habitation Marsilya"nın çatı katında yer alan anaokulu halen aktif olarak ana fonksiyonuna uygun olarak kullanılmaktadır.


Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

21 Aralık 2008 Pazar

Frank O. Gehry'nin Eskizleri - Sony Pictures

"Frank O. Gehry'nin Eskizleri" isimli dokümanter filmin fragmanı...

Studio: Sony Pictures Classics
Release: May 12, 2006
Director: Sydney Pollack
Writer: Sydney Pollack
Cast: Frank Gehry, Sydney Pollack, Craig Webb, Michael Ovitz, Edward Ruscha



Ofisinde tasarım (maket) yaparken izlemek için tıklayınız.

Archiportal - 1Gün1Foto#2

Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı / Foto: M. Tolga Akbulut (25.10.2005)

Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı (Meşruta Yalı) İstanbul Boğazı'nın ayakta kalan en eski yalılarından biridir. 1699 yılında Amcazade Hüseyin Paşa için inşa edilen yalı günümüzde onarılmayı beklemektedir.


Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

20 Aralık 2008 Cumartesi

Archiportal - 1Gün1Foto#1

Ayasofya / Foto: M. Tolga Akbulut (04.10.2005)

Ayasofya ana kubbe restorasyon ve konservasyon çalışmaları.


Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

Archiportal - 1Gün1Foto Yayında...

Archiportal sayfalarında bugünden itibaren "Archiportal - 1Gün1Foto" başlığı altında her gün mimarlık ile ilgili 1 fotoğraf yayınlanacak.

Seçilecek fotoğrafların tek yapı ve/veya kent ölçeğinde mimarlık ile ilgili olması hedeflenmektedir.

Blogumuzu takip edenlerin kendi çektikleri fotoğraflarla katkıda bulunmaları mümkündür.

Archiportal'de yayınlanmasını istediğiniz fotoğrafları, blogumuzun Flickr adresine - Archiportal Group Pool - ekleyebilirsiniz.

18 Aralık 2008 Perşembe

2004 Yılı Ağa Han Mimarlık Ödülü - B2 Evi / Han Tümertekin

2004 Yılı Ağa Han Mimarlık Ödülü'nü kazanan Mimar Han Tümertekin'in, Bilsar Tekstil'in sahipleri Selman Bilal ve Süha Bilal için tasarladığı B2 Evi ve videosu.

Avrupa Kültür Başkenti'nin Senfoni Orkestrası

2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilen İstanbul'un Kültür yapılarından bahsetmiş ve neden bir Filarmoni İstanbul'a (yapı anlamında) sahip değiliz diye sormuştum.

Milliyet Sanat Dergisi'nde Kemal Küçük tarafından kaleme alınan bir yazıda 36 yıllık geçmişi olan İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın Atatürk Kültür Merkezi'nin kapatılmasıyla birlikte ortada kaldığı haberi yer almaktaydı.

AKM kapanırken, İDSO, 1970 yılındaki yangından sonra 6 yıl boyunca kullandığı Maçka Maden Fakültesi G Anfisi'ni yeniden kullanmayı planlıyormuş ve bu mekanın kendilerine tahsis edilmesi için de Eski Rektör Prof. Dr. Faruk Karadoğan ile temasa geçilmiş. Prof. Dr. Faruk Karadoğan bu işbirliğine çok sıcak bakmakla birlikte gerekli onay yazısının rektör seçiminden sonra verilmesinin daha şık olacağını belirtmiş.

Yeni Rektör Prof. Dr. Muhammet Şahin ise İDSO'na gönderdiği yazıda "eğitimin yoğunluğu nedeniyle (Maçka G Anfisinde ne eğitim veriliyorsa) salonun İDSO'na tahsis edilemeyeceğini bildirmiş.

Maçka G Anfisi'ne göre yıllık programını yapan İDSO'sı zor durumda kaldığından yeni arayışlar içine girmiş.

Avrupa Kültür Başkenti olan İstanbul'da İDSO'nın konserlerini yapabileceği nitelikte konser salonu aramaya başlamışlar (her yer konser salonu zaten).

Cemal Reşit Rey Konser Salonu - o her hafta cuma günleri kapısında beklediğimiz - Cuma konserleri için yer ayıramamış (sadece hafta içi 3 ayrı konser günü verebilmiş).

Altunizade Kültür Merkezi'nin 740 kişilik modern salonu tahsis edilememiş.

İETT Kültür Merkezi olmamış.

Cemal Reşit Rey'den yazılı yanıt gelmemiş.

Lütfü Kırdar Kongre Merkezi ise ancak sadece 5 konser günü verebilmiş.

Peki ya Provalar?

Provalar için ise Üsküdar Paşa Limanı'nda akustiği kötü eski Tekel deposu ayarlanabilmiş.

Böylece....

Ekim Ayında üç Cuma Konseri Aya İrini'de,

Kasımda bir konser Kayışdağı'ndaki Yeditepe Üniversitesi'nde,

Her Ayın ilk Cuması Kadıköy Caddebostan Kültür Merkezi'nde

9 Ocak'tan itibaren ise 20-27 Şubat ve 13 Mart ve 15 Mayıs'ta Lütfü Kırdar'da...

İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası kapı kapı dolaşmaya başlamış.

Benim kendilerine bir önerim var...

Madem Avrupa Kültür Başkentiyiz, İDSO yönetimi, Avrupa Ülkeleri'nin Belediyelerine veya Kültür Bakanlıklarına müracaat ederek Konser Salonu talebinde bulunabilir.

Bundan sonraki konserlerini de Avrupa'da verirler...

Avrupa'ya gittik, 2010 yılında döneceğiz...


16 Aralık 2008 Salı

Bir kutlama


Teşvikiye ahalisi belediye başkanları Mustafa Sarıgül'ü mü kutluyor, yoksa Sayın Sarıgül Teşvikiye'lilerin yeni yılını mı kutluyor anlayamadım!

Bu arada sokak lambasının altındaki büyük parlama güzide alışveriş merkezi City's in köşesinde bulunan Teşvikiye Caddesini baskılayan, kimliğini bozan 6 metreye 16 metre boyutlarındaki Avrupa'nın en büyük "kışkırtıcı" led ekranıdır. Bu ekran alışveriş merkezinin bulunduğu muhit, cadde genişliği ve çevre unsurlara oranı ile ne kadar iyi düşünüldüğünün (!) anıtsal ifadesidir kanımca.

Filarmoni Paris (Philharmonie de Paris)

2010 Avrupa Kültür Başkenti olarak seçilen İstanbul'da Kültür adına kentsel, mimari, edebiyat, görsel sanatlar konusunda nelerin yapıldığını kendi kendimize sormak gerekiyor.

Mimari anlamda dünyaya sunabileceğimiz yıllardır bitirilemeyen bir Ayazağa Kültür Merkezi'mi, yoksa Haliç'te yapılan devasa Sütlüce Kültür ve Kongre Merkezi mi ?

Siz neler inşa ettiniz diye sorduklarında, bizler, Türk Mimarları olarak 2000'li yıllarda alışveriş merkezlerinden (AVM) veya rezidanslardan başka bir şey inşa etmedik mi diyeceğiz? Hangi modern sanatlar müzemizi, hangi opera binamızı, hangi kongre merkezimizi işte bizde bunu yaptık diye dünya mimarlığına sunabileceğiz?

Paris'te bunca kültür yapısı varken, Filarmoni Paris nereden çıktı şimdi?

Peki ya Filarmoni İstanbul?

Bize AKM yeter mi diyorsunuz?


Filarmoni Paris'in künyesi ve küçük bir görsel şölen. Darısı bizim başımıza diyelim...


PROJENİN KÜNYESİ

Proje Başlangıcı : 2007
Tamamlanma Yılı : 2012
Proje Cinsi : Konser Salonu
Bulunduğu Yer : Paris Fransa
Tahmini Yapım Bedeli : 200 milyon
Sponsorlar : Paris Filarmoni Orkestrası, Paris Belediyesi , Fransız Hükümeti
Mimar: Jean Nouvel

Dikkat! Yol genişletme çalışması yapılmamaktadır

D100 karayolunun (halk arasında E5 diye anılan) Küçükyalı-Kartal kesiminde yapılan genişletme çalışmalarından bir şekilde haberdar olmuşsunuzdur. Metrobüs mü geçecek, tramvay mı olacak derken inşaat tabelaları Kasım ayının ilk yarısında yerini aldığında bu tartışmalara da bir son vermiş oldu, yol ortadaki toprak alanın katılması ile genişletilecekti...

Yapılacak iş bariyerlerin sökülmesi, ortada bulunan toprak alanın zemin dolgusu yapmak üzere kazılıp üzerine asfalt dökülmesi olarak özetlenebilir. İleri mühendislik gerektirmeyen bu işin kısa sürede yapılması gerektiğini, daha önce yol Kozyatağı'ndan Küçükyalı'ya kadar genişletilirken neden yapılmadığını, haydi o zaman planlanmadı aradan neden bunca sene geçmesi gerektiğini düşünebilirsiniz. Siz bunları düşünürken, tabelalar ile birlikte sahaya konan 2 kepçe, 1 silindir ve birkaç adam aheste aheste işe ucundan başlatmışlardı. Bu meşhur tabelalar dikileli 1,5 ay geçti ve yaklaşık 9 km. olan yolun 1,5 km. bile olmayan kısmında çalışma devam ediyor. Çalışma olan alanın çoğu sadece kazılmış durumda, asfalt dökülmüş parçası ise hatırınız için 200 metre, siz çalışma hızını hesap edin artık. Hergün kullandığım yolda sanırım çalışma sadece göstermelik olarak trafik yoğunluğunun olduğu sabah ve akşam saatlerinde yapılıyor, bu çalışma sırasında demin bahsettiğim araçlara 2 kamyon eşlik ediyor ve elinde kırmızı bayrak sallayan bir işçi, sürekli telefonla konuşan 2 şantiye görevlisi, bazen de ölçüm cihazı ile oynayan gençten bir mühendis gruba eşlik ediyor. Arkeolojik bir keşfe daha imza atmadılarsa (!) bu hızda iş yapmalarına, yaptıkları işin zemin hazırlığı ve asfalt dökümü olduğunu düşünürsek anlam veremiyorum. Bu savımı Maltepe mevkiinde kepçesine kablo sarılı olarak 5 gün yatan iş makinası destekliyor sanırım.

Yollara geçici şeritleri bile çekmeyi ihmal etmeden, itina ile yürüyen bu işe tanıklık eden binlerce insan memleketimden bir "iş" manzarasına da tanıklık ettiğini düşünüyor mu acaba? Bu yolu kullanmayı bırakmalı, hatta hiç yollara çıkmamalıyım... Yalnız burnumun dikine bile bakarak tanık olduğum işler hayli canımı sıkıyor, benzerlerini aklıma getiriyor.

Yoldaki çalışma ile ilgilenir ve yerinizden kalkmadan izlemek isterseniz buradan Küçükyalı, buradan da Maltepe E5 karayolu trafik kameralarına ulaşabilirsiniz.

Ve soruyorum;
- İstanbul Metrosu ne aşamada?
- Marmaray ne aşamada, arkeolojik çalışmalar ne durumda?
- Seramikler, batıklar, ne zaman sergilenecek?
- Çalışmalar bitmeden üzerlerine beton mu dökülecek?
- Metrobüs ile daralan yollar dünya standartlarında mı?
- 7 tepeye 7 delik (tünel) çalışmaları ne durumda, tünellere yaklaşım yolları nereden geçecek?
- Paralel konumlanan toplu taşıma sistemleri ne kadar çözüm sunuyor?

Neden bu çalışmalarla ilgili resmi kanallardan açıklamalar bize ulaşmıyor, neden basın bu konuları haber niteliğinde görmüyor, neden tanıtım ofisleri kurulmuyor, neden gazeteler yazmıyor, neden televizyon göstermiyor, neden belgeseller çekilmiyor, çekiliyorsa neden bilmiyoruz, neden? Sakın cevaplarınız projelerin sitelerine işaret etmesin, orada görecekleriniz çok anlamlı! Biz Discovery Channel olmasa Marmaray'da işler nasıl yürüyor bilmeyecektik, illa Mega Structures'ı mı beklememiz lazım National Geographic'de?

Bilerek yaşamak umuduyla...

13 Aralık 2008 Cumartesi

Türk ve Dünya Heykeli'nin Büyük Ustası Şadi Çalık

Şadi Çalık (1917-1979)


Şadi Çalık 6 Aralık 1917 tarihinde Girit´te (Kandiye) doğdu.

1923 yılında Büyük Mübadele sırasında ailesi İzmir´in Bornova ilçesine yerleştirildi. İzmir Erkek Lisesi'ne gitti.

1932 yılında Abidin Elderoğlu´ndan özel resim dersleri almaya başladı.

1939-49 yılları arasında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi´nde Rudolf Belling atölyesinde heykel öğrenimi gördü.

1940 yılında İzmir Fuarı Hayvanat bahçesi için ilk işi olan Atbaşları´nı, 1942´de Asaf Halet Celebi Büstü, 1943´de Masadakiler adlı bir heykelcik, 1944´de kayıp olan bir büyük figür, 1949'da DGSA olgunluk sınavı için sonradan DRHM´nin aldığı Duran Kadın heykelini ve Ankara´da Basın ve Yayın Kurumu için Şinasi ve İbrahim Müteferrika büstlerini yaptı.

1950 yılbaşında ilk soyut çalışması olan Soyut Figür´ü gerçekleştirdi ve 30 Ocak´ta Paris´e gitti. Rue Grand Chaumiere´deki Soyut Sanat Atölyesi ve Güzel Sanatlar Akademisinde çalışmalar yaptı. Şadi Çalık Paris´te hem modern klasikleri ilk kez gördü, hem de çağdaş sanatın, mimarı ve tüm sanatların kaynaşması ve ayrılmazlığı yolundan geçtiğini haber veren yeni öncülere tanık oldu.

Şubat 1951´de Paris´ten üstünde İstanbul´da çığır açan "duffle coat"u ve küçük bir heykelle döndü: Paris Kuşu. Aynı yıl yaptığı Demir Figür, mekanda en azla çizgisel bir denge örneğidir. İzmir Fuarı Türk Büyükleri galerisi için Yavuz Sultan Selim Büstü´nü yaptı.

1 Eylül 1951´de İzmir´de Müfide Cumalı ile evlendi ve İstanbul´a taşındı. 9 Temmuz 1952´de kızı Siren dünyaya geldi.

1952 yılında Anıt Kabir işlerinde onun gibi Paris´ten yeni dönen dostu İlhan Koman ile Zühtü Müridoğlu ekibinde çalıştı. Horoz, Uçan Form, Delikli Soyut gibi soyut calışmalarını sürdürdü. İstanbul Saraçhane´de yeni Belediye Sarayı havuzu için Halkalar kompozisyonunu hazırladı.

1953 yılında Hürriyet gazetesinin açtığı Atatürk Anıtı yarışmasında 1.Ödülü aldı. Londra´daki Institute of Contemporary Arts´in (ICA) açtığı Uluslararasi Meçhul Mahkum Yarışması´na katıldı. 3.Ödül A grubunda Alexander Calder, Lippold, Minguzzi, Max Bill, Adam ve Lynn Chadwick yanında ödül aldı.

1954´de İzmir Fuarında havuz başında Yatan Kadın heykelini yaptı. Demir heykel calışmalarını sürdürdü. Maya Galerisini kurtarmak icin düzenlenen sergiye katıldı. İzmir Fuarındaki Sümerbank rölyefini Hakki Atamulu ile birlikte yaptı.

1955 Ankara Sıhhiye´de Etibank Genel Müdürlüğü binasi cephesi için açılan yarışmada 1.Ödülü aldı. Uygulanamayan Etibank rölyefi, Avrupa´da gündemde olan sanatların sentezi, yani modern plastik sanatlar ve mimarinin kaynaşması için Türkiye´de yapılan ilk örnektir.

1955 - 59 yılları arasında İlhan Koman ve Şadi Öziş ile birlikte kurdukları Karemetal demir atelyesinde möble tasarımları yaptı. İlhan Koman´ın yurtdışına gitmesi, Şadi Çalık´in 1959´da DGSA öğretim görevi üstlenmesiyle bu çok ileri, yalın ve nesnel tasarımlarıyla bir çığır açan Türkiye´nin ilk design atelyesi kapandı. Dostu Nuri Iyem ile Beyoğlu Şehir galerisinde Ocak 1956 ve yine Ocak 1957´de resim ve heykel sergisi açtı.

Şubat 1957´de Amerikan Haberler Merkezinde Başağa, Çalık, İyem, Koman, Uluç toplu sergisi açıldı. Burada sergilediği MINIMUM olay yarattı. Amacı şimdiye dek yaptığı soyut heykellerden sonra en uçta tek bir çizginin mekanda içindeki anlamını göstermekti. Aynı yıl İstanbul Aşiyan mezarlığında Yahya Kemal Beyatlı´nın mezarını tasarladı.


1959´da Giresun Adliye Binasi cephesine Adalet Sembolü heykelini yaptı. DGSA metal atelyesi öğretim görevlisi oldu. İstanbul Harbiye´de Konak sinemasi rölyeflerini gerçekleştirdi.

1960´da Adnan Çoker ile Van, Tatvan ve Bitlis´e yaptığı gezide gördükleri Anadolu dağları, kaya formasyonları, Akdamar adası, Ermeni ve Selçuk eserleri içlerinde unutulmaz izler bırakmıştı, hem de iki sanatçı arasında derin bir dostluğu doğurmuştu. Aynı yıl İzmir Fuarı´nda dönemin heyecanını dile getiren 27 Mayıs Devrimi Anıtı´nı yaptı. Hüseyin Gezer ile birlikte İstanbul Belediye Sarayı Sergi Salonu için Hitit Güneş Kursu´nu bronza büyüttü.

1961 yılında Tahta Yontu´yu yaptı. Paris´te Musee Rodin´de açılan Uluslararası 2. Çağdaş Heykel sergisine katıldı. Hüseyin Gezer ile birlikte Akhisar, Ayvalik, Bandırma Atatürk Anıtları´nı yaptılar.

1962´de Eskişehir Atatürk ve Gençlik Anıtı yarışmasında 1.Ödülü aldı ve anıtı uyguladı. 8 Nisan´da oğlu Osman Çalık doğdu. Atları cok seven Nejat F. Eczacıbaşı için Atlar Rölyefi´ni yaptı.

1963´de Edremit, Burdur ve Niğde Atatürk Anıtlarını gerçekleştirdi. Mersin Limanı İşletmeleri rölyeflerini, İzmir Büyük Efes Oteli fuayesindeki Antik Ege Rölyefi´ni ve İstanbul´da As sinemasi rölyefini tasarladı.

Tahta Yontu, 1963'te Brüksel'de açılan, daha sonra da Paris, Berlin ve Viyana´ya götürülen Çağdaş Türk Sanatı sergisine katildı. Dostları Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat ile Mavi Yolculuk´lara başladı.

1964´de İstanbul İktisat Fakültesi cephesinde pişmiş toprak rölyefi gerçekleştirdi. Uzun yıllardır özlediği Paris´te ihtisas bursu alsa da şaşırtıcı bir kararla bu hakki kullanmadi.

1965´te Bitlis Atatürk Anıtı´nı, Şereflikoçhisar Atatürk Anıtı´nı ve soyut heykel anlayışını dile getirdiği Sakarya Atatürk Anıtı çevre düzenlemesini ve taş yontularını gerçekleştirdi. Oynayan Kızlar heykelini yaptı.


1966´da ODTÜ Atatürk Anıtını gerçekleştirdi. Çağdaş soyut heykel ve anıt sentezini gerçekleştirmek fırsatını bulduğu ilk eseri ve dolayısıyla en sevdiği eseri olan bu anıt, aynı zamanda Türk anıt heykelciliğinde açılan yeni bir çığırın simgesi oldu.

1967´de Ankara´da Maden Teknik Arama Enstitüsü binasında bronz Madenciler rölyefini yaptı. İstanbul´da Fatih Anıtı Yarışmasına katıldı. Venedik Bienalini ilk kez gördü ve onaltı yıl sonra tekrar Paris´e gitti. Yağlıboya resim ve deneysel rölyef calışmalarına başladı. Yuvarlak Soyut, Uzun Soyut heykelleri, Çubuklu Rölyefi bu dönemde yaptı.

1968´den başlayarak mekânı kaplayan kompozisyonlar, yani total heykel üstüne düşündü. Pempe Heykeli yaptı.

1969´da ODTÜ Fizik-Kimya Anfi (Üçlü Anfi) binası için Soyut Heykel´i gerçekleştirdi. Bulunduğu mekanla ilişkisi biçim, oran ve ışık açısından mükemmel olan bu heykel büyük etki yarattı. VAKKO Genel Müdürlüğü havuzu icin 1968´den beri denediği yapısal soyut heykellerinden biri olan Soyut Plastik´i gerçekleştirdi. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel bölümünde doçent oldu ve bölüm başkanlığına seçildi.

1970 Vietnam ve Virüs Entelektüel heykellerini yaptı. Aynı yıl Istanbul´da tarihi Ziraat Bankası binasının kapısını, Atlı Spor Kulübü ödül heykelini, New York BM binasına Kadeş Antlaşması rölyefini, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Atatürk Anıtı´nı gerçekleştirdi.

1971´de DGSA Heykel bölümü profesörü oldu. İlk kez doğduğu Girit´e gitti. İzmir Kordon´da Yapı ve Kredi Bankası binasına 9 Eylül Bağımsızlık ve Kalkınma konulu rölyefleri, Ankara Kızılay Yapı ve Kredi Bankasi binasına amblem rölyef ve soyut taş bir rölyef, Lizbon TC Büyükelçiliği binasına soyut taş bir rölyef ile Erzincan, Batman ve İzmit Seka İşletmeleri Atatürk Anitlari´nı gerçekleştirdi. Halkalar heykelinin yeni bir versiyonunu yaptı.

1972´de İstanbul Ticaret Odası rölyeflerini, Santiago de Chile Atatürk Anıtı´nı uyguladı.

1973 yılında İstanbul Üniversitesi´nde Uluğ Bey Anıtı, Galatasaray Meydanında Türkiye´de ilk soyut anıt olan 50. Yıl Anıtı, Milas, Kinik ve Seydişehir Aluminyum Tesisleri Atatürk Anıtları ile Cumhurbaşkanlığı Koşusu ödülü olan Atlı Atatürk heykelini gercekleştirdi.

1974´de Jak Kamhi villasında soyut taş çiçeklik rölyefini uyguladı.


1975´de Şinasi rölyefini, C.N. Sahir Silan rölyefini ve Bodrum´a armagan olarak gençlik dostu Cevat Şakir Kabaağaçlı büstlerini yaptı.

1977 DGSA´daki heykel bölümü başkanlığından çekildi. Devlet Sanatçısı ödülünü aldı. İzmir´de Konak meydanı yakınında taş kaideye uygulanmış, oturan bronz bir figürden oluşan Süleyman Ferit Eczacıbaşı Anıtı´nı gerçekleştirdi.

1978´de TBMM Atatürk Anıtı yarışmasına çalışırken atelyede fotoğraflarını çeken dostu Ara Güler´in büstünü yaptı.

1979´da TBMM Atatürk Anıtı ve Bolu Köroglu yarışmalarında 3.'lük ödülleri aldı.

24 Aralik 1979 İzmir´de ani bir kalp kriziyle yaşamını yitirdi. Bornova Hacılar Kiri mezarlığına gömüldü.


Şadi Çalık'ın Heykelleri
Siren Çalık

Şadi Çalık, eski ve yeniyi yapıtında kaynaştırmış bir sanatçıdır. Yenilikçidir, moderndir, klasik plastik öğeleri, plan, kompozisyon, denge ilkelerini derinine içselleştirmiş bir sanatçıdır ve bu yüzden sürekli yeninin ne olacağını sorar.

Rönesans sanatının çıktığı ve yayılıp hâkim olduğu coğrafyada doğup büyümüş olmamasına rağmen bu kültürü sanki doğuştan içine sindirmiş olması, onun Ege ve Antik kültür içinde büyümesiyle ilgilidir.

Şadi Çalık'ın neo-klasik çalışmaları daha 1940'ta olağanüstü olgunluktadır. Arkadaşlarının büstleri ve ilk işi olan İzmir Fuarı Hayvanat Bahçesi'ne yaptığı "At Başları" bunu gösterir. 1928'de 11 yaşında okulda kazandığı bir ödül onun bir daha kalemi elinden bırakmamasına neden olmuştur. 1932'den sonra sistematik olarak desen çalışır. Resim hocası Abidin Elderoğlu sayesinde, ufacık, bugün bazıları arşivimizde olan siyah-beyaz reprodüksiyonlarla klasik Batı sanatı üstüne bilgi ve görgüsünü artırır. Yeteneğinin üstünlüğü ve bu köklü desen çalışmaları onun plastik çalışmaya geçişindeki inanılmaz rahatlığın temelidir. Kütlenin hafifliğini aramaya, bu resim çalışmalarında keşfettiği yeteneği, uçan, hafif çizgilerin tadıyla başlamış olmalı, diye düşünüyorum.

Neo-klasik figüratif ve non-figüratif soyut çalışmaları ellili yıllarda yan yana sürer. Ondan istenen ve para getiren işlerin çoğu figüratiftir. Bu yüzden yaptığı heykellerde çok iyi bildiği neo-klasik heykellere ve geleneksel yapı ve kompozisyon ilkelerinin esaslarına dönüp onları yeniden yorumlayan çalışmalar yapmıştır. Neo-klasik çalışmayı sevdiğini daha sonraları da görüyoruz. Altmışlı yıllardaki desen dizilerinde pişmiş toprak rölyeflerinin gösterdiği gibi figüratif çalışma onun için doğa yorumundan soyuta açılan yol gibidir.

Çizgileri ya da formları, çoğu kez neo-klasik desenle başlar, giderek incelir ya da karmaşıklaşır, kendi iç dinamiğine ulaşır. Bu dinamiği sırf soyut başlattığı çalışmaları vardır, ama çoğu kez geleneksel teknikle başlar işine ve sonra gittikçe soyutlar. Arınır ve özümler.

Geleneksel form ve kompozisyondaki gücü ve sürati eşsizdir. Çamur ya da alçı ile çok hızlı çalışır. Detaylarla oyalanmaz, kendi deyimiyle "mıymıklamaz", çünkü yapıtına önce yalın bir kompozisyon ve denge belirler. Kompozisyon, onun yapıtlarında tek bir yay gibidir, gerilimdir, azlığın heyecanını duyurur. Bu yalınlığa zaten ancak mükemmel arınmış detaylar sayesinde erişilebilir. İşte onun el hüneri buradadır.

Detaylar ve teknik, onun yapıtında büyük çizginin getirdiği olağan unsurlar gibi görünür, bir hamlede tek hareketle ortaya çıkmışlardır. Bu onun tıpkı desenlerindeki gibi gücünün çamur ya da alçıya doğrudan uzanmasıdır. Onun yapıtında detay, ustalığın kendiliğinden yalın ve tek bir formla ortaya çıkışıdır. Sanki bir tek el hareketidir. Parmağın ya da bileğin belli bir açıyla hareketinden çıkar, bakarsınız heykele can vermiştir.

Büstleri olsun, İzmir Fuarı'ndaki "Yatan Kadın", İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndeki "Nü", Giresun'daki "Adalet Sembolü", Konak Sineması rölyefleri olsun, tümü bu esaslar üstüne kurulmuştur. Daha çok soyutlamak, heykel ve anıt tasarımının kendi sınırlarını aşmak isteği, örneğin nice Atatürk Anıtı için yaptığı maketlerde kalmış, işveren tarafından maliyet bahanesiyle kabul edilmemiştir. Çaresiz ortamın heykel anlayışına ayak uydurmak zorunda kalmıştır. Hem memleketinde yaşamak ve hem de heykel yapmak istemek arasında sanat pazarı olmayan bir dönemde mümkün olan ne ise, o sentezi denemek zorunda kalmıştır.

Bu açıdan hocası Belling'in yaşamöyküsünde de gördüğümüz gibi ortamın sanatçının yapıtını ne denli etkilediğini iliklerinde hissetmiş, bunu her vesile ile dile getirmiştir. Şadi Çalık, Akademi ve Rudolf Belling öğrenciliğinden sonra kendisinin olan bir şey yapmak ister. "Aynayı ya parlatacak ya da kıracaktır" kendi deyimiyle. Sanatçının bitmeyen uğraşını 1950'de bu sözle ifade eder.

Yenilikçidir, ama biçimci değildir, "fizik"çidir. "Bizim anladığımız sanat metafizik değil, fizik sanat, yani rasyonel sanattır. Gereçlerin olanaklarını zorlayarak, deneyerek yapılan sanattır," der.

Onun Batı'da otuzlu yıllarda gittikçe kalıplaşan maniyerist kübist anlamda tek bir eseri yoktur. Bu akımın daha Batı'dan Doğu'ya gelmeden savaş öncesi aşıldığını sanki sezmiştir, bir zamanlar yapılan kübist senteze saygısı vardır. Ama şematik biçim dilini denemek içinden gelmez denebilir. Daha da ileri gitmek, formun kendisini keşfetmek, formun kurallarını bulmak ister.

Figüratif dışavurumculuk da onun sevdiği bir şey değildir, heykel ve resimde yeniye ifadenin kendi öğelerinin zorlanması ile ulaşılacağını savunmuştur. Soyut dışavurumcu ressam Hans Hartung, Alman heykeltıraş Uhlmann onu ilgilendirmiştir. Antoine Pevsner, Naum Gabo ve Maxbill'den, tabii bilimlerden hareket etmeleri açısından, başka bir hayranlık ve takdirle söz etmiştir. Daha sonraları, Rothko ve Fontana, 1967 Venedik Bienali'nde gördüğü Mary Vieira onu derinden ilgilendirmiştir.

1950'deki ilk soyut çalışması olan, alçı "Soyut Heykel", doğanın bir yorumudur. Tıpkı Henry Moore'un ömrü boyunca taşlardan kemiklerden öğrendiğini söylemesi gibi. Şadi Çalık da 1968'de Akademi dergisinde öğretmen olarak öğrencisinden ne istediğini de aynı doğrultuda dile getirir: "Doğayı araştırmak ve doğayı etüt edip özümlemiş olan antik çağ sanatını, Mısır'ı ve Yunan'ı incelemek sayesinde plastik sanatlara girilir."

1952 yapımı "Horoz" figüratif ve soyut arasında bir aşamadır, ama bu heykelin en önemli yanı üçlü denge özelliğidir.

Üçlü ve üçgen Şadi Çalık'ın tüm yapıtında temel unsurdur. Üç elemanın dengesi en doğru ve yeterli kompozisyonu kurmayı sağlar. Sanatçının içselleştirdiği bu fiziki gerçek, onun sanatsal duyuşunun, mantık ve beğenisinin, kısacası estetik duygusunun temelidir. Yapıtları ya bu ilkeden yola çıkar ya da başka kompozisyonlar denese bile bunu özümlemeye döner. Heykel eskizlerinin gösterdiği gibi zengin fikirlerle oynar, biçim bolluğunu sonunda yalınlaştırır, arıtır ve bir bakarız ya planda ya statikte ya da biçimsel elemanlarda yine üçe, üçgene ya da üçlü dengeye varmıştır.

Şadi Çalık üçgenin statik güçler açısından en azla denge sağlama özelliği kadar mekândaki işaret özelliğini de sezer. Üçgen dinamiktir, yön gösterir, harekete işarettir. Demir kompozisyonlarının tümü üçayak üstündedir, üçgen elemanlardan oluşur. Türkiye'de tasarlanmış ilk soyut rölyef olan ve yaptırılmayan Etibank Rölyefi'nin ana elemanları boşluk ortasında üçgenlerden oluşmuş üç figürdür. Türkiye'deki ilk büyük soyut heykel olan "ODTÜ üçlü amfisi soyut heykeli" üç eşit hacimsel formdan oluşur ve üç nokta üstünde durur. "Galatasaray Ellinci Yıl Anıtı" diyagonal bir çizgi üstüne kurulmuş bir kompozisyondur, tabana dik bir üçgen yaratır. "Pembe Demir Kompozisyon" da bir üçlü denge ürünüdür.

Şadi Çalık için üçlü dengenin seçeneği tek olandır. Ya üç, ya tek dercesine. 1957'de kendi deyimiyle "Bir tek çizginin mekândakini değerini gösteren" heykelini, MINIMUM'u sergiler. "MINIMUMIZM" der soranlara, yani bu yalnız bir heykel değil, bir yeni düşünce tarzı, der gibidir. Bu, hem heykeli maddeden kurtarmaya giden yolun başıdır, hem de heykelin artık bir obje değil, mekânla bir ilişki türü olduğunu gösteren bir işarettir. İstanbul'da o zaman bunu kimse anlayamaz. Nitekim 1963'ten sonra özellikle ABD'de minimal sanat konuşulur ve yaşanır. İstanbul'da ancak 70'li yılların ortalarında Şadi Çalık'ın 1957'de ne demek istediği anlaşılır, kavramsal sanat üstüne düşünülür.

Ama Şadi Çalık'ı ilgilendiren daha çok yalınlık, hafiflik, uçuculuktur. Mekânda formun değeridir. Heykel eskizlerinde mekânı kaplayan kompozisyonlar görülür. Formların dört yandan, tavandan ve tabandan, her altı cepheden izleyicinin karşısına çıktığı mekân=heykel kavramı üstüne düşünür. Daha sonra dallanıp budaklanan yerleştirme türlerinin öncüsü fikirlerdir bunlar.

Var ile yok arasında ne vardır önce?
Orada ne varsa, sanat o anda başlar, der gibidir. Resimlerinde ufuk çizgisi vardır önce. Sonra mekân olur ve form girer araya. Eskizlerinde (resim ya da heykel olsun), çiziktirdiği desenlerde hep bu var ile yok arasını sezersiniz. Sonra ilk soru gelir örneğin: Bir tek ana eleman, bir sütun neyi taşıyabilir? Ne kaldırır ve mekânsal uzantıları ne olabilir? Soyut yapısal heykellerinde bunu araştırmış ve Merter'deki Vakko binasının bahçesindeki havuz içindeki heykelinde buna bir örnek vermiştir.

1951'den başlayarak, demir ile çalışması çağın getirdiği bir olgudur. Demir ucuzdur, oldukça kolay çalışılır, taşınmasıve saklanması basittir. Ama asıl özelliği yapıyı ve konstrüksiyonu doğrudan gösteren bir malzemedir. En az madde ile metal içinde bir kurgunun nasıl yapıldığını gösterir. Şadi Çalık, demirle mekânda çizginin çağrıştırdığı planlarla uğraşır, kütleyi atmaya, alt etmeye çalışır. 1957'de yaptığı İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndeki ince demir çubuklardan oluşan "Demir Kompozisyon" veya 1970'teki "Pembe Demir", daha önce yaptığı MINIMUM ile "mekânda bir tek çizginin değerini" gösteren çıkıştan sonra dönüp mekânda yüzeyleri ve boşluğu çizgisel ifade etme uğraşının sürdürülmesidir. Bu bağlamda Paris'teki 1945 sonrası öncülerinden Jacobsen, İzlandalı kadın heykeltıraş Gerdur gibi sanatçılarla örtüşen bir plan anlayışı vardır.

ODTÜ üçlü amfisi için 1968'de yaptığı heykel boşlukta yer alan hacmin en güzel biçimde çizgisel bir işarete dönüşmesidir. Bu heykel, mekân içinde bir merkez oluşturur. Boşluk içinde dikey bir teklik anıtıdır, ama güçlüdür, renklidir, çevresinde döndükçe değişir, genişler, daralır, incelir ya da uzar. Bir başına olma özelliğiyle çevresindeki mekâna alışılmadık bir hâkimiyeti vardır, ona anlam verir, öyle ki bulunduğu binayı kullananların anlattığına göre bu mekân bir "mabet" gibidir. Bu etki, heykelin mimari ile olan mutlak bütünleşmesinden kaynaklanır.

Mekân ve kütle ilişkisini simgesel bir teknik ve bütünlük kavramıyla özümlemek Şadi Çalık'a özgü bir duyuştur. Özellikle anıtlarında görülen bu tavır sanki sembol kavramının yeni bir tanımıdır.
En etkileyici şeyin azlık ve bütünlük olduğunu, 1953'teki "Meçhul Siyasi Mahkûm Anıtı" için yaptığı maketten başlayarak ister figüratif ister soyut olsun tüm anıtlarında, özellikle de "ODTÜ Atatürk Anıtı"nda ve son olarak 1979'da sonuçlanan "TBMM Atatürk Anıtı" yarışması için yaptığı işinde görürüz.

"ODTÜ Atatürk Anıtı" bir tepe üstüne yerleştirilmiş yuvarlak, yassı bir taş gibidir. Kenar yüzeyleri yaklaşık bir buçuk metre olan yedi metre çapında yuvarlak bu kütlenin alt yüzeyleri merkeze doğru eğiktir ve doğal bir kaide oluşturan tepenin eğimine hemen hemen aynı, ama ters açılıdır. Bu, kütlenin yükselişini vurgular. Kütlenin yan yüzeyleri bronzdur ve zengin modelajı anıtın soyut heykel karakterini vurgular. Yüzey dokusundaki darbeler, çizikler, katlar arasında malzeme zamanla değişik şekilde işlemiş, ayrı bir dokusal öğe oluşmuştur. Benzer dokusal öğeler, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndeki "Vietnam" heykelinde de görülebilir. "ODTÜ Atatürk Anıtı" Türkiye'de çağdaş heykel anlamında yapılan ilk anıttır. Çağdaş anıt ve heykel sentezinin ilk örneğidir.

"TBMM Atatürk Anıtı" yarışması için yaptığı heykel ise sütunlar üstünde havaya kaldırılmış bir halka gibidir. Bu halkanın altında dolaşılır, oturulur. Anıt, içinde insanların vakit geçirebileceği yarı açık bir mekân yaratır. İçten okunan dıştan seyredilen bir heykeldir. Halkanın iç yüzeylerinde Atatürk Devrimleri ve Cumhuriyet Tarihi okunabilir. Dış yüzeylerde ise figüratif kabartmalar, tarihimizi ve Atatürk'ü anlatır. Altındaki basamaklarla inilen zemin, geleni kucaklar, burada tasarlanan havuzla her şeyin kaynağı olan su da anıta anlam kazandıran başka bir öğedir. Yarışmayı Çevre dergisinin Haziran/Temmuz 1980 sayısında değerlendiren Orhan Özgüner, Şadi Çalık'ın tutumunun "Ben simgeler ile hareket etmem fakat ortaya koyduğum yapıt değerli ise zamanla simgeleşir" diyen ünlü mimar Louis Kahn ile aynı duyuşta olduğunu ve bunun çok zor ama çok daha temelden bir tavır olduğunu saptar. Nasıl doğanın insanlar için anıtlaşan örnekleri varsa, insan elinden çıkan bir heykel de insanların sevgisiyle anıtlaşarak doğanın bir parçası olur. Bu, Şadi Çalık'ın TRT film söyleşisinde, heykelin insanın var olduğu ve ellerini kullanabildiği andan itibaren var olduğunu söylediği sanatsal sürecin dönüp başladığı noktaya, doğaya varmasıdır, doğayla bütünleşmesidir.

1970'te yaptığı "Virüs Entelektüel" ise onu ilgilendiren bir başka konu olan kozmos ile ilgilidir. Virüs heykeline gelinceye kadar desen ve resimlerde sürekli heykelini gördüğümüz bir konu vardır Şadi Çalık'ın kafasında: İnsanoğlunun karmaşıklığı, düşünce ve duygusunun giriftliği, insan denen labirent. Bu konu ile ilgilenmesi onun sanatının başından beri uğraştığı yalınlık ve formlarının en saf ve ne aza en güzel biçimde ulaştırılması eğiliminin öteki yüzüdür sanki. Aynı anda vardırlar ve çözümlenemeyen bir karşıtlıkla birlikte var olurlar.

Şadi Çalık ne kadar aza, ne kadar en kesin ve somut yapıya ulaşmak istese de, ötede karmaşık olan vardır hep. Sanatçı, duygu ve düşünceleri, beynin bu karmaşıklığını göz ardı etmez, onu da dile getirmeye çalışır bir zaman sonra. Karmaşık olanı yalnız ona karşı ve onunla olan uğraşı değil, onun kendisini de heykelde nasıl ifade edeceğini düşünür. Yalın kurguların akılcı yöntemi karşısında sürekli var olan kaos durmaktadır. Sanatla yalına gitmek istemek, sanki bu çözülmeyen kaosu çözmeye çalışmaktır. Bir Sisyphos uğraşıdır. "Virüs Entelektüel" işte bu yüzden boşluğun ortasındaki yumaktır. Melih Cevdet Anday'ın bir oyunu için düşündüğü amorf nesnenin, bir bulutun ya da bir "Hiç"in oyun süresince ağır ağır gözle görülemeyecek kadar yavaşça tepeden inmesi de aynı fikrin bir başka ifadesidir. Ne yazık ki altmışlı yıllarda uygulanamayan bu "hareketli" heykel aynı dönemde düşünüldüğü için "Virüs Entelektüel"in boşlukta asılı çeşitlenmesidir denilebilir. "Virüs Entelektüel" heykeli yanında resimleri de vardır. Bu konunun sanatçının genç dönemi diyebileceğimiz olgunluk yıllarında yer alması yalnızca bir ustanın sanat ve yaşamın anlamı üstüne düşünmesi olmasa gerek. Toplumsal hareketlerin, düşünce farklılıklarının yaşama geçirilmek istendiği ve her alanda tartışma ve sorgulamaların arttığı bir dönemde ortaya çıkması herhalde rastlantı değildir. "Virüs Entelektüel", adı üstünde bir heykeldir. Çevre ve insanın her türlü haliyle ilgilidir. Bir atom maketini çağrıştırır. Kozmos, atom çekirdeğinin içinde mi başlar? Ne neyin içindedir? Boşluk ne ile doludur? Dolu ne kadar boştur? "Virüs Entelektüel", fizik ve felsefe üstüne düşünmenin sanatsal bir ünlemidir.

Şadi Çalık heykellerinin tümüne birden baktığınızda çok çeşitli biçimler sergiledikleri görülür. Her heykel kendi içinde tektir, türev ya da çeşitlemeleri yoktur. Heykel eskizleri, sanatçının her heykel öncesi arayışını ve kendisiyle olan hesaplaşmasını anlatır bize. Bu eskizler birer maket değerindedir. Sanatçının sonunda yaptığı heykel uzun bir yolun sonuna koyduğu nokta gibidir.

Ancak bazı konular vardır ki, örneğin "Halkalar" heykelleri ve eskizleri gibi, sanatçının hemen hemen otuz yıl heykelde soyutu kavramak istediği andan beri uğraştığı bir konudur, yani modern heykelin ana konusu olan maddenin içyapısı ve hem kapladığı hacmiyle ve hem de bulunduğu mekânla olan ilişkisi üstüne düşünmektir. Tıpkı "Oynayan Üç Kız" heykelinde olduğu gibi aynı konuyu figüratif de dener, hatta bazı eskizlerinde "Halkalar"dan "Kızlar"a geçişi ya da "Kızlar"dan "Halkalar"a dönüşümü aynı kâğıt üstünde görmek mümkündür. Onu ilgilendiren heykelin içini ve dışını araştırmaktır, sanki içini dışına çıkarmaktır ki, modern 20. yüzyıl heykelinin asıl konusu da bu değil miydi?

Şadi Çalık, "Halkalar" heykelleriyle sürekli araştırdığı soruyu, daha önce vermiş olduğu en uç yanıt olan MINIMUM'a rağmen yine sormuş ve sormuştur. Heykel yapmak, en ucu göstermekle bitemez dercesine. "İnsanın her ne olursa olsun maddeye biçim verdiği anda heykel vardır," diyen Şadi Çalık böylece gidilecek en uç noktadan sonra da heykel düşüncesinin var olacağını, tüm yaşamı boyunca heykel yapmakla var olmak için verdiği uğraşla göstermiştir.

* İlk olarak Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları "Şadi Çalık" Sergi Kataloğu (İstanbul, 2005) içinde yayımlanmıştır.





12 Aralık 2008 Cuma

Patrik Schumacher ile söyleşi...















Foto: http://zahahadidblog.com/category/interviews

Patrik Schumacher

Dr.-Phil., Dipl.-Ing., Architect, RIBA, ARB.
Partner at Zaha Hadid Architects (ZHA)
Co-director AA Design Research Lab (AADRL)
Univ.-Prof. Institute for Experimental Architecture, Innsbruck
Guest Professor, University of Applied Arts, Vienna

Patrik Schumacher "Zaha Hadid Architects" içinde en önemli isimlerden biri. Yazar, eğitimci ve teorisyen. Aşağıda kendisi ile yapılan söyleşiyi İngilizce olarak okuyabilirsiniz.


Interview: Patrik Schumacher, published in: MAD Dinner, by MAD.exe office, Beijing, published by Actar Barcelona, New York, 2007

MAD: The Modernist architects of the last century, such as Mies and Frank Lloyd Wright, created provocative relationships between manmade structures and nature, but in ways that accentuated the technologies of their era. One tool that they did not have access to is the computer. How do you think the development of digital tools has influenced the relationship between architecture and nature?

PS: The nature reference is an old trope. It’s not only the Modernists; Renaissance and Classical architecture also reflected back and wanted to set its constructs within cosmology and an understanding of nature. In terms of the digital world, we see a proliferation of natural morphologies which are exciting and can be made to work and enrich the compositional and organizational repertoire - not just in terms of appearance, but as organization patterns. For us [these morphologies] are navigation and orientation issues that can give more order to a complex environment. Beyond that, there is still the issue of construction, expanding the material systems and exploiting their inherent material capacities. And that, of course, relates back to Modernist tropes, but I think we can do it much better now. When you talk about Modernism, you have shelves occurring, you have hanging structures occurring, and these are very interesting. Building on that, we’re working with form-finding of fabric. We just created these mushroom-style umbrella structures for Hyde Park [in London], where we used form-finding tools to stretch and tailor a fabric across a steel frame. These are interesting domains where we work with geometric systems and material constraints. We’re just starting to look at how to apply the intelligence of the computer model to material constraints, the logics of surface curvature to manufacturing constraints, etc. I think that’s a more interesting new domain where you work with the inherent formal biases of the material rather than using milling and casting to give a shape to the material, a shape which is often not inherent in the material. These kinds of techniques exploit the freedoms that we have now. But I’m interested not only in freedoms, but in constraints, and that’s a discourse which I think follows from the Modernists as well. At the AA Design Research Laboratory, we are going a step further and working literally with material systems, as an initial process prior to the design process proper, where we are experimenting with materials - fluids, liquids, magnetic force... [ We’re conducting ] all sorts of physical experiments that try to find material logics and morphologies which, in a second step, are translated into the digital world. These things are affected, obviously, by all the new tools, like Maya and similar tools that are imbedded with what I call “quasi-laws of nature”. You can create dynamic environments that continuously shift between states as a negotiation of forces represented within a computer, in terms of equations, etc. All these animation and simulation tools are simulating natural systems and phenomena. I think on an aesthetic level what we react to is a sense of complex order and coherency, lawfulness and relationships within these systems, rather than a kind of random and unordered system, which becomes boring and dysfunctional very quickly. These digital tools offer quasi-nature, but it’s all neatly prepared and directly applicable to the modeling of design solutions.

MAD: What greater clarity does this transition from the physical to the virtual provide?

PS: The kinds of morphologies which come out of it are inherently lawful and coherent. There were prior attempts to establish this kind of coherency and law, either through talent and composing, where architects attempted to intuitively mimic the dynamic equilibrium, for instance, you find in nature or to just restrict themselves to platonic geometries and symmetries - very basic orders. To have a more complex order, rather than some kind of ugly disorder, is possible with these new tools and, of course, there is a whole world of tools that exist for all sorts of purposes outside of architecture that can be harnessed, like RealFlow, etc. And their whole sensibility, in a sense, relates back to the perception of natural systems. Lately, both at the DRL and the office, we’re going into scripted logics - iterative, recursive scripts - which, in a sense, also build up quasi-nature and reflect principles that operate in nature. They’re similar, but perhaps initially more controllable and simpler than the animation tools that I talked about earlier. You have force fields, Newton fields, particle strips, etc., and these scripted logics are based on components and component iterations and modulations which follow particular laws of gradual change. Of course we are in communication with other researchers who are able to do more, but we’re trying now to build up a scripting unit within the office. We’ve gathered quite a few people who are working with Autodesk and other software companies to expedite this kind of expertise.

MAD: How does your position as a teacher inform this process?

PS: Within the office context, we are much more straightforwardly moving into projects with the repertoires that come out of prior office research or come through all the teaching research. In terms of a systematic investigation, it’s [done in] an academic context, which we then bring into the office work. One big topic for Zaha over the years was the concept of an artificial landscape. Using the landscape analogy to inject a new range of opportunities and options into architecture - going away from discreet objects and segmentation of territories with harsh boundaries into gradient, smooth transitions, etc. That was happening according to a knowledge which had not been systematically investigated. But it had a big impact on the office work anyway. In the mid ‘90s we taught a studio in Hamburg where we set out to systematically study landscape formations - oceans or certain types of mountain ranges and geological formations, glaciers, etc. These were rather specific topics within the natural landscape that we then investigated in greater detail by looking at the scientists’ tools and how they investigate, track and trace, and graphically represent these formations. We studied, for example, how they were formed - through the concepts of strata and faulting and so on - then tried to draw principles and inspiration from that based on this more systematic study and the appropriation of the work of the scientists. Then at Yale we taught another studio where we looked at organic life - quite broadly. It ranged from the microscopic to the macroscopic, and we encouraged [the students] to challenge the idea of a single whole by looking at cellular structures, subsystems of the body. Any phenomena in the animal kingdom was a possible topic of investigation. We were especially interested in system-environment relationships, the imbedding of organisms, etc. We studied, for instance, collective organisms, which break into individualized parts that have their own autonomy, but when you look closer break into further subparts, or seemingly form complete entities that aggregate into what we call a “collective organism”. In general we looked at principles, systems, and morphologies. But again there was an attempt to gain depth, unlike in a competition setting where one would maybe pick up an image and be inspired. We wanted to go a bit deeper and give it a few weeks of research and investigation in order to discover and elaborate fertile analogies and transferences into the domain of architecture.

MAD: What future uses do you imagine for the knowledge generated by these kinds of investigation?

PS: Of course we are still working more on the side of visual analogues. There are obviously efforts within architecture to go beyond purely visual and morphological input and have more performative principles incorporated. I think with respect to environmental engineering there is a kind of overlap where, for instance, currently we’re looking closely at component differentiation - the way components can populate surfaces and differentiate themselves according to scripts, picking up on the surface curvature and surface orientation. You can feed in orientation with respect to the environment - sunlight, etc. - and so we’re looking at shading elements - facades, balconies, etc. - that would be set up such that they would be adaptive to orientation conditions and weather conditions. Here you’re going directly into adaptive systems and responsive systems, which also would then deliver the kind of morphology that we would like to see where you perceive that logic. You see a consistently differentiated field of elements - in this case shading elements - which you need to couple not with a box but with a blob-like surface, where, as the surface swings around and into the sunlight, along the changing surface condition these shading elements would increase or shift angles as you move from south to west for instance. This becomes quite beautiful, but also very effective. You can script very precise laws that determine how this system responds to the selected factors. This is a more direct and literal embedding of an architectural system into a natural environment in a relationship of adaptation, which is in fact how all natural systems fit with each other.

MAD: Earlier you mentioned doing studies of biology, even microscopic biology, as a means to derive new forms and systems. Could you tell us more about what this kind of work reveals?

PS: We did a studio in Vienna that was inspired by the work of Frei Otto, with his investigation of natural systems and their extrapolation into the domain of building structure. This work was absolutely seminal and forward-looking all through the ‘50s, ‘60s, and ‘70s. We tried to do something like that with respect to biological systems, taking up particular concepts, like the distinction between homology and analogy. Again you don’t only look at the phenomenon - for instance an ant colony - by itself, but you also read up on the science and tools that explore and simulate that phenomenon. You can look at microscopic photography, but you can also look at computer simulations, and there’s a whole world feeding into that. Architects are not the only ones: nearly every design discipline is looking at nature and investigating natural systems as models and analogues. And you can also go to this second layer of already digested and transformed representations of nature.

MAD: How do you then jump from investigations at a micro scale into applications in macro scale - urbanism, planning, etc.?

PS: One of our crucial contributions in terms of the office, DRL, and some of the other teaching venues is something that we call “Parametric Urbanism”. The idea behind it is that, when talking about large sites with hundreds of buildings, how do we script the genotypes or conceive of genotypes as the typical building blocks
that would populate a site that has different conditions? It starts with simple geometry: at the center of the site you have more relationality than along the edges of the site. We’re trying to use the concept of genotype and phenotype to set up a genotype that has an inherent adaptive capacity or self-differentiating capacity, and to set up a field of continuously differentiating buildings that shift in height, depth, but also in terms of the interarticulation of their subsystems, i.e. the way the volume is dissected into floors, the way voids appear within the volume, and the way a navigational space is driven through that mass. So it’s an urban massing model plus. A prototype of this is the Science-Hub masterplan in Singapore, but we’ve applied it at a larger scale in a big urban masterplan that we’re doing for Istanbul, Turkey. We have two primary genotypes: a tower type and perimeter block type, which then differentiate and interarticulate and create all sorts of interesting conditions where the perimeter block pulls up at the corner to create a corner tower condition, the blocks open up to allow for the interlacing and continuous flow of courtyards, etc. The crucial thing is how this [system] adapts with urban geometry, because we’re not talking about orthogonal blocks, but blocks which follow the flow lines of the existing topography of an urban fabric. We’re managing now to script those systems.

MAD: So, in this case, scripting allows you to work in controlled way from an aerial perspective?

PS: We’re using scripting to handle a whole urban fabric where you cannot be so concerned with an individual building. We’re trying to create a parametric system which results in a beautifully differentiated field that adapts to its edge conditions, allows for the imbedding of singularities, but which, in the end, you can navigate better, because you have gradients of what we call “laws of transformation” radiating through that field. So you can follow these vectors of transformation and navigate that field, because it’s based on two or three laws or logics of how the field transforms, and you can track and understand that, even quite intuitively. And this also appears to have the beauty of nature. In an experimental setting, we exhibited at the Tate Modern Museum a big study for the Thames Gateway, a very large eastern expansion of London, where we showed morphogenetic animations of the way these fabrics have been constituted and how they then settle and differentiate in that territory and also how two or three types can interarticulate. So that’s a big headline for us: Parametric Urbanism - using the nature analogy to create a quasi-nature which becomes a kind of hypernatural urban fabric. On the one side it contrasts with the ‘70s new towns, which are all based on the order of repetition and seriality, and on the other the chaos of the ‘80s and ‘90s metropolitan growth where you have an anything goes condition and a visually indigestible chaos. We’re developing a new paradigm that avoids both monotony and chaos, and offers coherency and logic and a quasi-natural lawfulness instead.

MAD: Do you find that these references to natural forms and spaces make unusual urban ideas more palatable to their users?

PS: It’s not necessarily recognizable as being similar to something, particularly not to familiar landscapes necessarily. We’re talking about swarm organisms, the swarming and flocking of buildings by orientating them towards each other. But it’s not that you would necessarily make this association as a user or visitor. Although it also wouldn’t be detrimental either. We’re not forcing that, otherwise it becomes representational, and the danger is that you have a one-liner. In nature, so many forms and systems are yet unknown to us. So it’s not about making it familiar, but the principles follow through. Even with something quite new and unexpected, you could navigate it intuitively if it has these quasi-laws of nature. Not necessarily of a familiar cliche of a winding river or something like this, something meant to be comforting. That’s not what we have in mind.

MAD: Designing a system of navigation or orientation that is
intuitively readable is a kind of Holy Grail for planners. How do these parametric systems that you’re describing achieve or at least attempt to strike that intuitive chord with users?

PS: What I mean by intuitive navigation is: there’s an inborn capacity to recognize pattern and be curious about pattern. If they are intricate and complex, it inspires even more curiosity and alertness to try to find out what is going on, what the hidden laws are. And that should pay off. There should be such hidden laws; you should then be able to follow the build up of density to find central functions, for instance. You should be able to figure out and find and follow these kinds of logic - not necessarily through an analytical process. I think if you drift through nature you have the same capacity. That’s something that we’re banking on - pattern recognition and the way we respond and are alerted to systems rather than random agglomerations. If you have a garbage heap spilled on the ground, you’ll pass by without giving a second glance, but if there were a certain geometric pattern to it you would kind of stop and try to find out more.

http://www.patrikschumacher.com/Texts/MAD_english.htm

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR...

Related Posts with Thumbnails